Cuma , Ağustos 18 2017

Ana Sayfa / Dini Hikayeler / Cemre-i Şehrâyin

Cemre-i Şehrâyin

Fethin 550. yılı münâsebetiyle Söz Ola Dergisi’nin düzenlediği fetih yarışmaları çerçevesinde, hikaye dalında ikincilik alan eser

Sene 1454…

Baharın, tazeliğini sıcak günlere terk etmeye hazırlandığı günlerde, ıhlamur ağaçlarını kırlangıçlar doldurmuş, iğde kokuları tüm sokaklara yayılmıştı. Denizin mavisi bu mevsime öylesine yakışmıştı ki, “İstanbul’da bahar mavidir!” denmeye başlamıştı. Şehir alabildiğine sâkindi. Gönüller hamd ile temâşâda idi. İşte bu sükûneti delirtip gönül deryâlarını hakikat fırtınalarına mezceden bir gün; Feth-i Mübin’in sene-i devriyesi…

Baharla şenlenen mübarek şehre, o gün latîf bir heyecan hâkimdi. Çobanından sultanına serâpâ herkeste bir hamd hâli… Gönüller titrek, gözlerde akmayı bekleyen yaşlar… Konstantiniyye’de, İstanbul’da, Hünkâr’a akıyordu gönüller. Âlemler ona duâda.. Arştan üzerine düşense yalın bir rahmet nazarı… Sultan Mehmet, herkes gibi istiğrâk hâlinde idi, öyle ki; gece boyunca hiç uyumamıştı. Derûnî bir hazla fethi anıyor; heyecanı ve sabırsızlığıyla geçen yılları; bitmek tükenmek bilmeyen, iki asra bedel o iki ayı düşünüyor, secdelere kapanıyor, lâyık olabilmeyi diliyordu. Sabah namazının ardından, şehrin bekçisi ve kutlu sahibi ziyaret edilecekti. Sultana eşlik eden kalabalık cemaat, Eyyûb Sultan’a gidiyordu. Atından inen Fâtih en önde, üstâdı, demir yüreğini örsüne koyduğu hocası Akşemseddin yanıbaşında, yürüyorlardı. Diller, rûhlar bu lâhûtî havayla feyizyâb olmuş, eller sadırlarda, salevâtla ilerleniyordu. Bu güzel kumandan, güzel asker ve fetih şühedasının rûhâniyeti, kutlu fethin müjdesine nâiliyyet ümîdini âbideleştiren Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin huzûrunda buluşmuş, üzerlerindeki rahmet bulutlarından gelen sekînet sağanağı altında mânevî bir huzur iklîmine girmişlerdi.

Öğle namazını bekleyiş, minarelerden yükselen ulvî bir ezanla sona erdi. İstanbul semâları sanki ilk kez ma’kes oluyordu bu dâvete! Tüm gözler Sultan’daydı… O ise semâya bakıyordu.

* * *

Ve Ayasofya; fethin en büyük ganimeti; Fatih’in ganimet taksiminde:

“-Bütün Konstantiniyye mülkü size, Ayasofya bana!” buyurduğu, fethin gülşeni… İmam yine O! Hayret!!! Yine üç tekbir!!! Bir tarih böyle yaşanır! Heyecanlar taptaze nasıl kalır ey Hünkar!!! Bu namaz bambaşkaydı… Yalnız gözyaşı, yalnız hamd vardı. İnsanlık hayran bu manzaraya… Dervişâne bir dua:

“-Rabbimiz! Bizleri O en büyük Fâtih’e lâyık kıl! Kibrin zerresinden dahî uzak tut!”

“-Âmin” dedi cemaat, “-Âmin” dedi melekler, “Âmin” dedi, fethin müjdecisi Sallallâhu aleyhi ve sellem…

Kelâm yok; kimse yanındakine neler olduğunu sormuyordu. Herkes geçen baharla hemdem… Sükût, müştâk olmuş ruhlara bu kadar yakışmış mı hiç? Kısa bir ferman:

“-Dileğim odur ki; Belde-i Tayyibe’ye yakışa duâmız. Dileğim odur ki; bu gece hiç sönmeye hânelerin kandilleri!..”

Nice ulvî hissiyatla geçen günün sonunda halk evlerine çekildi, uyumak yoktu bu gece evlerde. Güzel Kumandan’a ittibâ ediyordu herkes, bir asker edâsıyla…

* * *
Yatsı namazından sonra ulemâ meclisi huzurda… Yaşlı-genç hâfızlar kenarlara dizilmişlerdi. Fethin mâneviyât kardeşleri yanyana… Sultan boynunu bükmüş, bambaşka bir âlemde tefekkür diyarına uzanmıştı.

Fetih Sûresi aksediyordu dillerden gönüllere, satırlardan sadırlara… Saatler sonra dışarıda bir hareketlilik… Sessizliği yaran ihtiyar bir ses muhâfızları aştı.

“-Buyursun!” dendi içeriden. Uzun yoldan geldiği anlaşılan bir toprak insanıydı, hayret ve merak nazarları arasında içeri giren. Uzun boylu, zayıf bir adam… Mütevâzî duruşundan zarîf bir heybet yükseliyordu. Küçücük gözlerinden belli belirsiz birer gözyaşı yatağı uzanıyordu çenesine ve kırlaşmış bıyıklarına. Damarları çıkmış yorgun, nasırlı ellerinden birinde bir kağıt parçasını sımsıkı tutuyordu.

“-Buyur baba! Ne istedin? Seni böyle yorup buralara getiren derdin ne ola ki?!.” Adam gözlerini Sultan’ın gözlerine dikti. Koskoca bir okyanusla irkildi Fâtih:

“-Bak sultanım! Bende bir emânetin var!…”

Meclis şaşkın; Bu muammâ da neydi böyle? Vezirlerden biri Sultan’ın işaretiyle mektubu aldı.

“-Oku.” dedi Fâtih. Yaşlı ziyaretçi bir anda ileri atıldı:

“-Sultanım! Bilmezsin ki, bu bir şehid mektubudur. Bir şehid mektubunu okumaksa ancak bir fâtihe yakışır!”

Hayret dolu Hünkar, gayr-i irâdî kalktı, vezirinden kağıdı aldı. Sonra meclisin ortasına dizleri üstüne oturdu. Kırmızı bir ipekle bağlanmış, mumlanmamış mektup açılırken meclise hoş bir râyiha yayıldı. Zarif bir yazı, inci gibi parlak… Sultan Mehmed bir an ihtiyara baktı. Adam başını müsâade edercesine salladı ve Fâtih, güzel bir rüyaya dalarak elindekini seslendirmeye başladı:

“-Saf ve pak selamımla… Ey benim nâzenin Hünkarım! Bendeniz Bursalı Mehmed; Feth-i Mübarek’te şehâdete eren, Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-‘in müjdesine mazhar olanlardanım. Sürûrumuz Şehriyârım! Dedem, Sultan II. Murat zamanında Emir Sultan Hazretleri ile dilber şehrin kuşatmasına katılmış. Orada şehid düşmüş. Ben doğanda babam senin adını koymuş, sana asker olam diye… Hünkarım! Ben doğdum doğalı bu mübarek müjdeye yazıldı her lahzam! Bursa’da Akbıyık Sultan derler, bir derviş baba vardır. Çocukken onun önünde diz kırar, canımı kanımı coşturan Konstantiniyye’yi dinlerdim. Duâmız tek, şehâdetti! Delikanlı olunca “Ne zaman, ne zaman?” der dururdum hocam Akbıyık Sultan’a. Bu bekleyiş çok uzamıştı sanki. Anla ki Sultanım; şehâdete, Konstantiniyye’ye dost olmuştum. Bu öyle bir özlemekti ki; hani insan baba ocağından ırak kalır da ana yemeğini özler ya… Her tattığı o hasreti bir daha pişirir ya… İşte öyle Hünkarım! Nihayet, gün geldi Ulubatlı Hasan’a yeniçeri oldum. Babam derdi ki:

“-Oğul! Şehâdeti arzulamaksa derdin, Sultan Mehmed’e yaraşır bir er ol! Onun çabasını, duâsını duymaktayız. Teb’asının duâsı da onadır. Kim ki onla hemhâl ola, duâsına ortaktır! Babamı saydım; bereketin büyüklerle beraber olduğunu bildim!.. Sultanım! Senin ilmine, hâline yetişmek ne mümkün! Lâkin, Allâh bilir ya, o tahammül-fersâ arzu damla damla aktı içime… Anam ardımdan çok ağladı!

“-Gidişime ağlama, ana! Sana koskoca bir nam bırakıyorum; şehid anasısın bundan gayrı!!!” Kuşatmanın o dayanılmaz uzunluğunu da bildim. Cânâna yakın olup da kavuşamamanın adamı canından bezdirdiğini de… Ama bir seferinde, ak atını dalgalı denize sürüp kılıcını çekerek:

“-Ya ben bu şehri alırım, ya da bu şehir beni, deyû haykırışın vardı ya Pâdişâhım; işte ben en çok o zaman ağladım! En çok o zaman dağladı yüreğimi, hasret atının toynakları. Hani zemherinin ayazında eve girer de insan, ocağın yanıbaşında donmuş elleriyle kaşıklar da sıcacık tarhanayı, içi yanıverir ya… İşte o kadar tatlı bir yangındı nefesime mil çeken. Binlerce erat her sabah:

“-Artık ya şehid olup cennete veya zaferle Bizans’a gireceğiz.” diyordu. Ben hep:

“-O müjdenin şehidleri olarak cennete, fethin şâhidleri olarak da Bizansa gireceğiz.” demekteydim.

Devletlüm! Birgün sabah namazının ardınca ümidim dizüstü çöktüğünde:

“-Bu ne acep bir hâldir!” dedim kendime. Sonra Akbıyık Sultan’ımı gördüm. Yanında Akşemseddin hazretleri olduğu halde yürüyordu. Şaşırdım. Koştum, eline sarıldım! Alnımdan öptü beni. Heyecanla Şeyh Akşemseddin’in elini öptüm de, başımı eğdim önünde! Nenem anlattıydı; O mübarek, beşikte seni görmeden dahî Sûre-i Feth’i okurmuş. Yüreğim ağzımda, işâret bekliyordum. Birden elini kalbime koydu da:

“-Ah Fâtih’imin şehidi!!!” buyurdu… Ellerini ellerime alıp öptüm, bir daha, bir daha öptüm… Rabîulevvel’in 19’u akşama vardığında bir haber salındı askerlere:

“-Sultanımız buyuruyor ki, “Askerimiz yarın oruç tutalar ve dahî günde beş defa abdest alıp namazlarda zafer için el açalar…” Bizim bölük yüzbaşısı Ulubatlı Hasan, kalkıp su dağıttı imsak öncesi. Sıra bana gelince:

“-Efendim, bugün şehidlik sırası bendedir.” deyiverdim.

“-Ve dahî bendedir.” buyurdu! Kader kalemi ardarda dikmiş damatlığımızı… Gün 20 Rabîulevvel’e doğduğunda kılıçlarımızı salât-ü selâmla salladık. Ateşler yağıyordu üstümüze; her bir kor, gül gibiydi billâh! Harbin en keşmekeş anında Yüzbaşım:

“-Haydi yiğitler!” deyince benimle beraber otuz delikanlı yiğit fırladı. Hedefi anlamıştık. Ulubatlı’nın elinde bayrak, surlara tırmanıyorduk. Birer birer vurulduk, oklar saplandı kollarımıza, sırtımıza. Kaleden kızgın yağlar dökülüyordu. Birbir tatlı şerbeti içiyordu kardeşlerim. Surların üzerine çıkabildim ki sultanım; Hasan’ım bayrağı dikmiş, yere düşmek üzere!
“-Allâhu Ekber!” dedi…

“-Elhamdülillâh.” dedim yalınız… O an serin serin aktı içime nur… Bir rahatladım ki Devletlüm… Birden karşımda Ebû Eyyub -radıyallâhu anh-‘ı gördüm. Nasıl anladın dersen birşey diyemem; lâkin ne güzel ağlıyordu! Birini işaret etti bana; baktım; bir eliyle sancağı tutmuş, bir eliyle Ulubatlı’nın başını okşuyor…Ve Hasan’ım haykırıyor:

“-Sultanım! Gözün aydın; Rasûlullâh surların üstünde… Duydun mu onu Hünkârım?!. Duyup da ağladın mı?!. Efendime baktım. O mütebessim çehre bana bakıp, mübarek eliyle:

“-Gel!” deyince anladım ki; dilber şehrin mehri olmuşuz çoktan. Şehriyârım! Rûhuma cemre gibi düşen bu hasret visâlimle son buldu. Elhamdülillâh! Elhamdülillâh! Elhamdülillâh!”
* * *
Sultan Mehmed kendine geldi… Başını kaldırdı; bu bir rüya değildi. Meclisteki herkes ağlıyordu… Sonra mektubu getiren adama baktı… Titreyen sesi, merakla sordu:

“-Baba! Kimsin sen? Nereden geldi bu sana?”

“-Hünkarım! Bu benim oğlumdur. Anlatmış ya, daha doğmadan İstanbul’a adadığımız oğul! Anacığının gözü yaşlıdır hâlâ! Ana ya; özler durur işte kuzusunu! Geçenlerde rüyasına buyurmuş bizim oğlan:

“-Ben iyiyim, tasalanma!” diyesiymiş. Bu kağıdı uzatıp:

“-Sultanımın emanetidir!” demiş. Hatunum gözü yaşlı uyanınca bunu elinde bulmuş. Kuşluk vaktinde çıktım yola… Şimdi gidiyorum… Devletlüm! Allâh senden râzı olsun! Duâmız hep seninle. Babam da, oğlum da İstanbul şehididir. Bana ise bir güvercin misali elçilik düştü. Nasip! Buna da şükür!.. Rabbim, gayrı sana uzun ömür versin! Selâmetle kal Mehmed Sultanım!.. İhtiyar, ırmak misali çağlayıp duruldu… Irmak denize, deniz Sultan Mehmed’e, aktı… Kimse tek laf edemeden, çıktı gitti adam!.. Bakışlar yine derin, düşünceli… Fâtih, yarım bıraktığı mektuba döndü yine:

“-Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; bilakis onlar diridirler.” (el-Bakara, 154) Her dem sizinleyiz… Ayasofya’da kılınan her namaza Fethin melekleriyle iştirak ediyoruz… Gönlünüz ferah olsun Efendim… Allâh’ın yardım ve nusreti sizinledir! Nice Mehmedler, Hasanlar fedâ olsun bu devlete, bu yola!.. Devletlüm! Sabırla, inanarak gayret edin ki, cihan yürüye yolunuzca… Selâmetle Sultanım! Her dâim duâcınız, köleniz Mehmediniz!”

Fatih Mehmed kadîm bir dosttan almışcasına mektubu bağrına bastırdı. Daha fazla dayanamadı bu duygu çağlayanına… Şükür secdelerine kapandı. Huzurda bulunanlar, bu Rabbânî hadiseye şâhid olanlar, bu sırra hayran oldular. Fâtih dakikalarca kaldı secdede… Saray müezzini tekbir okumaya başlayınca dışarıdan, gecenin sonunun yaklaştığını anladı herkes.

Tüm şehir, minarelerinden yükselen “Allâhu Ekber!” sadâlarını dinlerken, fethin hatıra gecesi İstanbul’u terk ediyordu. Birden müthiş bir râyiha yayıldı meclise. Bu cennet yağmuru misali ruhları mest eden koku Sultanın doğrulmasıyla anlaşıldı. İdrakler hayrette… Gözyaşıyla ıslanmış mektuptaki inci yazılar ağır ağır kayboldu… Yazılanlardan geriye ancak bir satır kaldı. Bomboş kağıtta kalan öyle bir satırdı ki bu, Feth-i Mübîn’in ve diğer tüm zaferlerin en girift olaylarının müsebbibini âfâka iten bâb-ı esrârı aralıyordu;

“Allâh yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; bilakis onlar diridirler…”

Kübra Akbet
Şebnem Dergisi, Sayı 5

 

Bir önceki yazımız olan Ceza Olarak Eli Kesilen Şeyh başlıklı makalemizde Ceza Olarak Eli Kesilen Şeyh ve Şeyh Hammad hakkında bilgiler verilmektedir.