Sayfa: 1/2
TASAVVUF
NEDİR?
EHLİ KİMDİR?
• Tasavvuf bir ilim-irfan
mektebidir.
Esrar odasının ilâhî sırlarına mazhar
olabilmek ve hakikatı anlamak için kurulmuş bir mektep. Bu tahsil sayesinde
bütün ilimlerin özüne inilir. Asıl mânâ süzülmektir. Tereyağının
süzüldüğü gibi süzülmek, haddelerden geçmek. Koca bir adam olarak girdim, zerre hakir
olduğumu bildim. Tasavvuftan gaye budur. Bu hâle gelebilmek için tasavvuf elzemdir.
Her müslüman için zaruri bir yoldur.
Lüzumu ise Âyet-i kerime’lerle ispat
edilmiştir. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden her biriniz için bir
şeriat ve bir yol tayin ettik.” buyuruyor. (Mâide: 48)
Fahrüddin-i Râzi
Hazretleri ve diğer bazı müfessirler bu Âyet-i kerime’ye “Ey kullarım! Sizin
her birinize iki şeyi vâcip ettim. Evvelâ şeriat, sonra da tarikat.”
mânâsını vermişlerdir. Çünkü “Minhac” lügat itibariyle “Münevver bir yol”
demektir.
Ve buna benzer bir çok Âyet-i kerime’ler
vardır.
Allah-u Teâlâ:
“Benim zikrim için namaz
kıl!” (Tâhâ: 14)
Âyet-i kerime’si ile namazı emretmiş
olduğu gibi;
“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin!” (Ahzab:
41)
Âyet-i kerime’sinde kendisini zikretmeyi emretmiştir. Namaz da ilâhi
bir emirdir, zikrullah da ilâhî bir emirdir.
Insanlarin mizaçlari yaratiliş itibari
ile degişik oldugundan, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zikrullah emrini
alinca; Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz’e kalbi zikir yapmayı, Hazret-i Ali
-radiyallahu anh- Efendimiz’e de cehrî zikir yapmayı ve insanlara öğretmelerini emir
buyurmuştur.
Ve bu yol o günden bu güne, Piran-ı izam
Hazeratının el ve gönüllerinde zamanımıza kadar teselsülen
gelmiştir. Bu silsile-i celile, tevatür ile sabit olmuştur. Her devirde büyük bir cemaat
tarafından doğruluğu tasdik
edilmiştir.
İmam-ı Rabbâni -kuddise sırruh-
Hazretleri:
“Tevatür ile dinde sabit olanı inkâr etmek küfürdür.”
buyurdular.
Bir Âyet-i kerime’de de:
“Namazı
bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken de
Allah’ı zikredin.” buyuruluyor. (Nisa: 103)
Bu emre uyan ve
gereğini icrâ edenler Hakk’ın sevgisini kazanırlar.
Zahirde
kalanlar Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerdeki zikri, yalnız namaz olarak kabul
ediyorlar. Bilmediklerinden hakikatlara gözü yumuk bakarlar. Halbuki bâtına intikâl edip,
iç âlemine döndükleri zaman bunun hakikatını
göreceklerdir.
Allah-u Teâlâ:
“Allah’ı
unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu
kimseler gibi olmayın. Onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Haşr:
19)
Âyet-i celile’si icabınca zikir ve fikirden gafil olan müminleri
“Fâsık” kelimesi ile tabir buyuruyor.
Allah-u Teâlâ’nın bir kulunu
sevmesi, muhakkak ki o kulun zikrullah’ı sevmesi ve onunla iştigal etmesi ile
kaimdir.
Yani zâhirimizi süslemek için Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-in
şeriatına, bâtınımızı ziynetlendirmek, iç
dünyamızı nurlandırmak için de tarikatına ittiba eylemelidir.
Şeriatla dış nizam, tarikatla da iç nizam tesis edilir.
İç
âleme intikal ancak farz ve nafilelerle kazanılır. Çünkü farzların
edası ile mükellef olan beden olduğu gibi, nafilelerle memur olan da ruhaniyettir.
Bir insan söz ve davranışlarına şer-i şerif
çerçevesinde yön vermezse onun tarikattan feyz alamayacağı açık bir
gerçektir. Doktorun verdiği ilaçları kullanıp, perhize riayet etmeyen bir hasta
gibi olur.
Şurası çok iyi bilinmelidir ki, tarikatların hepsine
Allah-u Teâlâ’nın emr-i şerifi ile sülûk edilmiştir. Bütün tarikatların
hangisi olursa olsun hepsinin de esası ve değeri şeriat-ı
mutahhara’dır. İslâm’a muhalif olan bir tarikat, zaten tarikat da değildir.
Tasavvuf sadece kâl değil, bir hâl ilmidir, bir tatbikattır.
Yaşanılmadıkça tadılmadıkça, hissedilmedikçe nazari bilgilerle
anlaşılmaz ve anlatılmaz.
Tarikat-ı aliye’ye dehalet
etmekten maksat, şeriatte inanilmasi gereken şeylere karşi yakin hasil
olmasidir. Hakiki iman da budur.
Mesela Allah’ın
varlığını önce işiterek inanan insan; bularak, anlayarak
inanmaya başlar, imanı kemâle erer.
Diğer taraftan
ibadetleri yapabilmek için nefs-i emmâreden ileri gelen güçlükler ortadan kalkar, ibadetler
kolaylıkla ve seve seve yapılır.
İlim ve hakikat
aleminde imanın kemalleşmesine büyük bir âmil, zühd ve takva ile
başlayıp olgun dimağlarda bir felsefe olan tasavvufun; bir takım
müfsid telakkiler altında zan, nam ve menfaatler sebebiyle safiyeti ve aslı
kaybettirilmeye çalışıldı.
Bazı cahilleri marifet
ehli zannıyla aldatan, taassub ehli bir kaç sahte mürşidin tasavvuf
iddiasında bulunmaları, fikirlerde kararsızlık husule getirmiştir.
Tarikat-ı münevvere Cenab-ı Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem- Efendimizin söz ve davranışlarından ibarettir. Kaynağı
Kur’an-ı kerim ve Hadis-i şerif’lerdir. Zamanımıza kadar büyük bir
saffet ve samimiyet içinde gelmiş, asliyetinden hiç bir şey kaybetmemiştir.
Asırlar boyunca İslâm ahlâkının vücud bulmasında, fitne ve
fesadın bertaraf edilmesinde, gerçek kardeşliğin tesisinde, birlik ve
beraberliğin sağlanmasında, beşeriyetin ruh
hastalıklarının tedavisinde, imanın kemalleşmesinde yine de
en büyük âmil o olmuştur. O sır bereketi ile ahkâm-ı ilâhi kıyamete
kadar baki kalacaktır.
Her zamanda olduğu gibi bugün de
tasavvuf aynen mevcuttur. Bilhassa Tarikat-ı Nakşibendiye’de kıyamete
kadar Pîr eksik olmayacaktır. O has oda; odadan odaya, halkadan halkaya
geçmiş ve hiç bozulmamıştır.
“Ebu Bekir’in
kapısından başka, mescide açılan bütün kapıları
kapatınız.” (Buharî)
Hadis-i şerif’ine Şeyh Es’ad
Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:
“Allah’ım! Bütün
tarikatların pîri kesildiği zaman Ebu Bekir’in yolunu kıyamete kadar baki
kıl” mânâsını vermişlerdir.
Allah-u Teâlâ zâhirî
ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmediği gibi, bâtınî ilimleri
öğretmek için tarikat ehlini de eksik etmemiştir.
Hüccet-ül
İslâm olduğu halde İmâm-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri
tasavvufa yönelmiş seyr-ü sülûk yolundaki zevki taddıktan sonra durumunu
şu şekilde dile getirmiştir:
“...Sonra kendi durumuma
baktım. Bir de ne göreyim! Dünyevî alâkalar içine dalmış
batmışım. Bu alâkalar beni her taraftan sarmışlar.
Yaptığım işlerimi gözden geçirdim. Onların en güzeli tedris ve
tâlim idi. Fakat bu sahada da ehemmiyetsiz, âhiret yoluna faydası olmayan ilimlerle
meşgul olduğumu anladım. Tedris hakkındaki niyetimi
yokladım. Onun da Allah rızası için değil, mevki ve şöhret
kazanmak gayesi ile olduğuna kanaat getirdim. Bu hâlimle uçurumun kenarında
bulunduğuma, eğer durumumu düzeltmek için harekete geçmezsem ateşe
yuvarlanacağıma kanaat getirdim.”
“Yakinen anladım ki,
sûfiler hakikaten Allah yolunu bulan kimselerdir. Onların gidişleri, gidişlerin
en güzelidir. Gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlâkları ahlâkların en
temizidir.
Dünyadaki bütün akıllı insanların
akılları, hikmet sahiplerinin hikmetleri, şeriatın bütün
teferruatını bilen zâhir ulemâsının ilimleri, onların gidişat
ve ahlâkından bir şey değiştirmek ve yerine daha iyisini koymak üzere
bir araya gelseler, buna muvaffak olamazlar.
Onların zâhir ve
bâtınlarındaki hareket ve duyguların hepsi, Nübüvvet kandilinin nûrundan
alınmıştır. Yeryüzünde ise nübüvvet nurundan başka hidâyet
rehberi, nûr kaynağı yoktur.” (El-munkizu
min’ed-dalâl)
•
• Tarikat-ı âliye bir
ordudur.
Muazzam bir teşkilatı vardır. Evvela nefisle
mücadele, icabettiği zaman dalâlet ehli ile mücadele, maddi yardım yaparak
mücadele... Fakat size ifşâ edeyim ki, en büyüğü kalemle mücadeledir. Buna
cihad-ı ekber denir.
Nefisle mücadele çok mühimdir. Çünkü nefis
ıslah edilmedikçe yapılan cihad yersizdir. Bu hususta demişizdir ki: “Ey
zahid! Fethetmek için seni kuşanmiş görüyorum. Fakat sen fethedildigini
bilmiyorsun. Evvela kendi içine dön, içindeki düşmani ögren, evini ve odalarini
işgaliyetten kurtar.”
Onun için insan evvela nefsini fethedecek, fetihten
sonra yapacağı işleri rızâ yoluyla yapacak. Yoksa içindeki putla
fetholunmaz. Evvelâ iç putunu kır, ondan sonra fethe çık.
Bir
düşmanla çarpışırsın, beş kişiyle on kişiyle;
fakat kalemle milyonlarla çarpışırsın. Onun için kalemle mücadeleye
cihad-ı ekber demişizdir.
Bunu söylemekle sizi de bu cihada
teşvik ediyorum. Ve bunu Allah namına yaptığın zaman, hiç
şüphesiz ki O sana yardım eder, desteğin O olur, muhafazakarın O
olur. Bütün kâinatı karşına alsan, murad ederse kılına halel
gelmez.
Binaenaleyh böyle bir orduya giren insanın
yapacağı işleri çok iyi bilmesi lâzım. Nefsiyle, bedeniyle,
malıyla, kalemi ile cihad etmesi şarttır.
Resul-i Ekrem
-sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Cihad
etmek üzerinize farz kılınmıştır.” buyuruyorlar. (Ebu Dâvud)
Bu yol öyle nizamlı, disiplinli bir ordudur ki, mânevî kumandanlar
tarafından idare edilir. Başkumandanı da Resulullah -sallallahu aleyhi ve
sellem- Efendimizin vekâletini taşır.
Bu yolun önderlerine Hazret-i
Allah öyle bir ikram ve ihsanda bulunmuştur ki, gayeleri ulaşmak değil
ulaştırmaktır. Mânevî kumandan ordusunun selâmetini düşünür,
kendi selâmetini değil.
•