EVLİLİK VE EFENDİMİZ’İN EVLİLİKLERİ
EVLİLİĞİN HİKMETLERİ
“O
Allah ki, sizi bir tek canlıdan yarattı ve bundan da, gönlü kendisine ısınsın diye eşini yarattı.”
(Araf, 189)
“O Allah’ın delillerinden biri de, kendilerine ısınmanız için size içinizden eşler
yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir.” (Rum, 21)
Abdullâh İbn-i Mesûd
radiyallâhu anh anlatıyor: Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile bulunduğumuz sırada Resûlullâh
şöyle buyurdu: “Kimin evlenmek külfetine gücü yeterse evlensin! Zîrâ tezevvüc, gözü
haramdan son derece muhafaza eder. İffeti de o nisbette korur. Nikâh masrafına muktedir
olmayan kimse de oruç tutsun: Zîrâ oruç, sâim için şehveti keser.” Yeni evlenen Cabir
bin Abdullah’a Allah Resulü şöyle buyurur: “Âilene karşi âkil ol, reşid, bagli ol!
Allâh'dan evlâd taleb ediniz!”
“Evleniniz, çoğalınız, ben kıyamette sizin çokluğunuzla
övüneceğim”
EVLİLİĞİN HÜKÜMLERİ
Farz evlilik: Eğer insan, kendini
muhafaza edemiyorsa, harama düşme ihtimali varsa, evlenmesi farzdır.
Sünnet evlilik:
Harama düşme ihtimali olmadığı halde vakti geldiğinden dolayı ve Efendimiz’in sünnetine tabi
olmak için evleniyorsa bu, sünnet evliliktir.
Haram evlilik: Evlendiğinde eşine
zulmedecekse, haram yedirecekse, bakımını görümünü yapamayacaksa bu şahsın evlenmesi
haramdır.
EFENDİMİZ’İN ÇOK EVLENMESİNİN HİKMETLERİ
Peygamberler
sultanı Zât-ı Risâlet-penâhın izdivaçlarında, değişik yönler vardır: Zât-ı Ahmediye (sav)’ye
taâlluk eden hususlar, umumî olarak izdivaçlarında gözetilmiş olabilecek hedef ve maksatlar;
bir kısım zarûretler ve nihayet zevcâtın hususi durumlarının gereğini yerine getirme gibi
keyfiyetler... Şimdi sırasıyla bu hususları teker teker tahlil edelim.
Mevzûu ilk önce, O pâk
şahsiyete bakan yönüyle ele alalım. Her şeyden evvel bilinmelidir ki, O mübeccel Zât, yirmibeş
yaşına kadar hiç evlenmedi. O sıcak memleketin hususi durumu da nazar-ı itibara alınacak
olursa, bu kadar zaman iffetiyle yaşaması ve bunun da, dün ve bugün böylece kabul ve teslim
edilmesi, O’nda iffetin esas olduğunu ve müthiş bir irade ve nefis hâkimiyeti bulunduğunu
gösterir. Eğer bu hususta, küçük bir inhiraf bulunsaydı, dünkü ve bugünkü düşmanları, bunu
cihâna ilân etmekten bir an bile geri kalmayacaklardı. Halbuki eski ve yeni bütün hasımları,
O’na hiç olmayacak şeyleri isnad ettikleri halde, bu istikamette birşey söyleme cüretini
gösterememişlerdir.
Peygamberimiz (sav) ilk izdivaçlarini, yirmibeş yaşlarinda iken yaptilar.
Bu izdivaç Allah (cc) ve Resûlü (sav) katında çok yüce ve müstesnâ; fakat başından iki defa
evlenme geçmiş kırk yaşındaki bir kadınla olmuştu. Bu mutlu yuva tam yirmiüç sene devam
etmiş ve peygamberliğin sekizinci senesi, kapanan bir perde gibi arkada acı bir hasret
bırakarak sona ermişti. Bu defa Efendimiz (sav) yirmibeş yaşına kadar olduğu gibi, yine
yapayalnız kalmıştı. Evet, aile, çoluk-çocuk her şeyiyle yirmiüç senelik bu mesûd hayattan
sonra, yeniden dört-beş sene bekâr olarak yaşamışlardı ki; yaşları da elli üçe ulaşmış
bulunuyordu.
İşte, bütün izdivaçları da böyle izdivaca alâkanın azaldığı bu yaştan sonra
başlar ve devam eder ki; sıcak bir memlekette ellibeş yaşından sonra yapılan izdivaçta,
beşerîlik ve şehevîlik görmek, ne insafla ne de iz’anla kat’iyyen te’lif edilemez.
Burada akla
gelen diğer bir mes’ele de, Peygamberlik müessesesiyle çok evlenmenin te’lifi keyfiyetidir. Buna
da bir iki cümle ile temas etmek istiyorum.
1. Evvelâ, bilinmelidir ki, bunu serrişte (2) edenler,
ya hiçbir din ve prensip kabul etmeyenlerdir ki, onlarin böyle bir şeyi kinamaya aslâ ve kat’â
hakları yoktur; zîrâ onlar, bütün prensiplere karşı râfızîdirler. Hiçbir kânun ve kayda tâbi
olmaksızın, pekçok kadınla münasebet kurar; hatta mahremleriyle dahi nikâhı tecviz ederler.
Yahut bunlar, hristiyan ve yahudi gibi ehl-i kitab olanlardır. Onların hücumu da insafsızca,
garazlı ve aratırılmadan teemmül edilmeden yapılmış, hattâ kendi namlarına
üzülecek bir keyfiyetdir. Çünkü, İncil ve İncil ehlinin kabul ve teslim ettiği; Tevrat ve Tevrat
ehlinin, kendi peygamberleri bilip uydukları, nice Enbiyâ-ı İzâm vardır ki; bunlar daha çok
kadınla evlenmiş ve başlarından daha çok nikâh geçmiştir. Bir Süleyman ve Davud
Peygamberleri (Aleyhümaselâm) düşününce, her iki cemaatin de nasıl haksız ve tecâvüz içinde
bulundukları açıkça ortaya çıkar. Binâenaleyh, çok kadınla izdivâcı, Peygamberimiz (sav)
başlatmadığı gibi; aynı zamanda çok izdivâç, nübüvvetin ruhuna da zıd değildir. Kaldı ki; daha
sonra anlatmağa çalışacağım hususlarda görüleceği gibi “teaddüd-ü zevcât”ın peygamberlik
vazifesi nokta-i nazarından, tasavvurlar fevkinde fâideleri vardır.
Evet, çok kadınla izdivâç,
bilhassa ahkâmla gelen Enbiyâ için bir bakıma zarûrîdir. Zîrâ, dinin, aile mahremiyeti içinde
cereyan eden pek çok yönleri vardır ki, ona ancak bir insanın nikâhlısı muttali olabilir.
Binâenaleyh, dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi bir istiâre ve kinâyeye başvurmadan -ki
çok defa bu türlü anlatma tarzı anlamayı bulandırır ve istinbatı zorlaştırır- herşeyi alabildiğine
vuzûh içinde anlatacak, mürşidelere ihtiyaç vardır.
İşte, herşeyden evvel, nübüvvet
hânesinde olan bu temiz ve pâkize zevcât, kadınlık âlemine karşı irşâd ve tebliğ vazifesinin
sorumluluları ve nakilcileri bulunmaları itibariyle, peygamber için de, peygamberlik için de;
kadınlık âlemi için de gerekli, hattâ elzem olur.
2. Diğer bir husus da, umumî ma’nâda
Efendimiz (sav)’in zevceleriyle alâkalı oluyor ki, o da:
a. Zevceler arasında, yaşlı, orta yaşlı
ve gençler bulunması itibariyle, bu devre ve dönemlerin hepsine ait çeşitli ahkâm vaz’ediliyor.
Ve bizzat Peygamber (sav) hânesi içinde bulunan bu pâkize zevceler sayesinde tatbik imkânı
buluyordu.
b. Zevcelerin herbirisi, çeşitli oymaklardan olması sebebiyle, evvelâ o kabileler
arasında; sonra da muazzez şahsiyetiyle akrabalık te’sis buyurduğu bütün cemâatler içinde,
köklü bir sevgi ve alâkaya yol açılıyordu. Her kabile ve oymak, O’nu, kendinden biliyor, din
hissinin yanında, cibillî bir bağlılıkla O’na karşi derin bir alâka hissediyordu.
c. Her kabileden
aldigi kadin, O’nun hayatında ve irtihalinden sonra, kendi cemâatı arasında çok ciddî dînî
hizmete vesîle olabiliyor; uzak-yakın bütün akrabalarına, zâhir ve bâtın-ı Ahmediye (sav)
hususunda tercümanlık yapıyordu. Bu sayede O’nun kabilesi de, kadın ve erkeğiyle, Kur’ân’ı,
tefsîri, hadîsi ondan öğreniyor ve dinin ruhuna vâkıf olabiliyordu.
ç. Bu izdivaçlar
vâsıtasıyla, Nebiyy-i Ekmel, âdetâ bütün Cezîret-ül Arap’la yakınlık te’sis etmiş gibi, her
hânenin, teklifsiz misafiri hâline gelmişti. Herkes bu karâbet vasitasiyla o mehâbet âbidesine
yaklaşabiliyor ve dînî hükümleri ögrenme firsatini buluyordu. Ayni zamanda bu ayri ayri
aşîretlerin herbiri, bir çeşit, kendini O’na yakın sayıyor ve bununla iftihar ediyordu. Mahzum
Oğulları, Ümmü Seleme (r.anha) vasıtasıyla; Emevîler, Ümmü Habîbe (r.anha) vasıtasıyla;
Hâşimîler, Zeynep bint-i Cahş (r.anha) vasıtasıyla kendilerini O’na yakın kabul edip, bahtiyar
sayıyorlardı...
3. Buraya kadar olanlar umumî ma’nâda ve bazı yönleriyle de, diğer
peygamberlere şâmil olacak şekilde idi. Şimdi bir de, hususî ma’nâda ve teker teker her
zevcenin serencâmesi içinde, mes’eleyi ele alalım:
Evet, burada dahi göreceğiz ki; mantık,
vahiy ile müeyyed O Zât’ı hayat-ı seniyyesi karşısında toprak kadar aşağı kalıyor; tabir-i diğerle
beşer düşüncesi Fetânet-i A’zam (3) önünde rükûa varıp iki büklüm
oluyor.
EFENDİMİZ’İN HANIMLARI:
I. İlk zevceleri - seyyidetinâ - Hz.
Hatîce (r.anha)’dir . Kendinden onbeş yaş daha büyük olan bu nâdîde kadinla izdivaçlari, her
evlilik için en büyük örnek mâhiyetindedir. O, bütün bir hayat boyu, derin bir vefâ ve sadakatla
eşlerine bagli kaldiklari gibi, zevcelerinin vefatindan sonra dahi O’nu hiçbir zaman unutmamış,
hatta her vesîle ve fırsatta O’ndan bahisler açmıştır.
Hz. Hatîce’den sonra Peygamberimiz
(sav) dört-beş sene evlenmediler. Başlarinda birçok yetim bulunmasina ragmen, onlarin
meûnetine katlanıp, bir bakıma hem annelik, hem de babalık vazifesini yürüttüler. Muhâl-farz,
evvel ve âhir kadınlara karşı küçük bir za’fı olsaydı, böyle mi hareket ederlerdi..?
II. Sıra
itibariyle olmasa bile ikinci zevceleri, Âişe-i Sıddîka’dır. En yakın arkadaşının kızı. Acı-tatlı bütün
bir hayatı beraber yaşayan bu büyük insana karşı, Nebî’nin en mu’tenâ ikramı... Umum
neseblerin sona erdiği günde, sona ermeyen karâbetiyle O’nun yanında bulunma şerefi ancak
bu sayede olacaktır. Evet, Âişe-i Sıddîka ile Hz. Ebu Bekir, maddî-mânevî hiçbir boşluk
bırakmayacak şekilde kurb-u Nebevîye mazhar olmuşlardı.
Ayrıca, Hz. Âişe (r.anha) gibi
çok zekî bir nâdire-i fıtrat, da’vâyı nübüvvete tam vâris olabilecek yaradılışta idi. İzdivaçtan
sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleriyle kat’iyyen sübut bulmuştur ki; o muallâ varlik,
ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira o, yerinde en büyük hadîsci, en mükemmel tefsirci ve en
nâdîde fikihci olarak kendini gösteriyor, zâhir ve bâtin-i Muhammed (sav)’i emsâlsiz
kavrayışıyla, bihakkın temsil ediyordu.
Bunun içindir ki; Efendimiz (sav)’e rüyasında, onunla
izdivaç yapacağı iş’âr ediliyor ve henüz gözlerine başka hayâl girmeden peygamber hânesine
kadem basiyordu... Yine Aişe radiya'llâhu anhâ'dan rivâyete göre Resûlullâh
salla'llâhu aleyhi ve sellem Hazret-i Aişe'ye şöyle demiştir: - Ey Aişe sen üç gece
rüyamda bana gösterildin.Öyle saniyorum ki ben, bir ipekli kumaş
parçasinda senin sûretini gördüm de (Cibrîl tarafndan): Bu resmin sâhibi senin
müstakbel zevcendir! denilmişti. - Şimdi ben suretinden anliyorum ki, o sûret
sendin - Cibrîl'in o sözü üzerine ben: Eğer bu rü'yâm Allah tarafından
gösterilmiş ise Allâh'ın takdîri infâz buyurulurum. Bu sayede o, Hz. Ebu Bekir (r.a.)
için vesîle-i şeref olacak ve kadınlık âlemi içinde, bütün isti’dad ve kâbiliyetlerini inkişaf
ettirerek, Efendimiz (sav)’in en başta talebelerinden biri olma hüviyetiyle, büyük mürşide ve
mübellige olmaya hazirlanacakti. Işte böylece, o da hem bir zevce, hem de bir talebe olarak
saadet hânesine intisab etmiş bulunuyordu.
Hazreti Aişe’nin evlenirken dokuz
yaşinda olmasini yadirgayanlar var. O sicak diyarlarda ergenlik çagina erken erilir. Bu yaşlarda
evlenmek gayet tabiidir. Kaldi ki, Anadolu’da bile 14 yaşinda evlenme hadisesi çoktur veya
yakin zamana kadar çoktu. Yaygin bir şeydi ki, türkülerde bile yerini almiştir bu mesele. 13-14
yaşinda…vs. O devirde, 9-10 yaşlarinda kiz çocukalrinin evlenmesi örfen de sakincali degildi. Bu
meseleyi dillerine dolayanlar o zamanin ve sicak memleketlerin şartlarini ya hesap etmiyorlar, ya
da meseleyi anlamak istemiyorlar, kasitli olarak çarpitiyorlar.
III. Yine izdivaç sirasina göre
olmamakla beraber üçüncü zevceleri Ümmü Seleme (r.anha)’dir. Mahzum Oymağı’ndan ve ilk
müslümanlardan olan Ümmü Seleme, Mekke’de tazyik görmüş; ilk olarak Habeşistan’a, ikinci
defa da Medine’ye hicret etmiş ve o günkü şartlara göre ilk saftakiler arasinda yer
almişti.
Kendisiyle beraber bu uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanan bir de kocasi vardi.
Ve, Ümmü Seleme’nin nazarında eşi-menendi olmayan bir insandı. Bütün çile devrini beraber
yaşadığı, bu eşsiz hayat arkadaşı Ebu Seleme’yi Medine’de kaybedince çocuklarıyla başbaşa
kaldı. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk
şefkat elini, Ebu Bekir ve Ömer (r.anhüma) uzatırlar; fakat o bu talepleri reddetti; zîrâ onun
gözünde Ebu Seleme’nin yerini dolduracak insan yoktu.
Nihayet, izdivaç teklifiyle Allah
Resûlü (sav) ona el uzattı. Bu izdivaç da gayet tabiiydi, zira İslâm ve îman uğrunda hiçbir
fedâkârlıktan dûr olmayan bu muallâ kadın, Arabın en soylu oymağı içinde uzun zaman
yaşadıktan sonra yapayalnız kalmıştı ve dilenciliğe terk edilemezdi. Hele ihlâs, samimiyet ve
İslâm için katlandığı şeyler düşünülünce, ona muhakkak ki el uzatılmalıydı...
Ve, işte
kâinat’ın Fahrı, onu nikâhı altına alırken bu inâyet elini uzatmıştı. Evet, gençliğinden beri yaptığı;
kimsesizleri görüp gözetme ve yetimlere el uzatma iş ve vazîfesini, o günkü şartların iktizasına
göre bu şekilde yerine getiriyordu.
Ümmü Seleme de Hz. Âişe gibi dirâyet ve fetâneti olan bir
kadındı. Bir mürşide ve mübelliğe olma istidâdındaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli onu,
himâyeye alırken, diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir
talebe daha ilim ve irşad medresesine kabul ediliyordu.
Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış
Fahr-i Kâinat Efendimiz (sav)’in, bir sürü çocuğu olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir
sürü külfet altına girmesini, başka hiçbir şeyle îzah edemeyiz. Hele şehevîlik ve kadınlara
düşkünlükle aslâ ve kat’â!...
IV. Bir diğer zevceleri de Remle bint-i Ebi Süfyan’dır (Ümmü
Habîbe). Peygamber (sav) ve peygamberlik karşısında bir müddet küfrü temsil eden birinin
kızı... Bu da ilk müslüman olanlardan ve birinci safda yerini alanlardandı. Çile devrinde
Habeşistan’a hicreti, orada kocasının önce tenassur etmesini, sonra da vefâtını görmüş
muzdarip bir kadın...
O gün Sahâbe, sayı itibariyle az; mal yönünden fakirdi. Herhangi birine
bakacak, medar-ı maîşetini temin edecek durumları yoktu. Buna göre, Ümmü Habîbe ne
yapacaktı? Ya tenassur edip, hristiyanların yardımına mazhar olacak; ya küfür yuvası olan baba
evine dönecek veya kapı kapı dolaşıp dilenecekti. Bu en dindar, en soylu, aile itibariyle en
zengin kadının bunlardan hiçbirini yapması mümkün değildi. Birtek şey kalıyordu; o da
Efendimiz (sav)’in müdâhalesi ve muâlecesi...
İşte, Ümmü Habîbe ile izdivaçta da bu
yapılıyordu. Dini için her türlü fedakârlığa katlanmış bu kadın, yurdundan yuvasından uzak;
zenciler arasında; kocasının irtidat ve vefâtı kendisini dilgîr ettiği günlerde; Necâşi’nin huzuruna
çağırılıp, Peygamberimiz (sav)’le nikâhının kıyılması gibi en tabiî birşey yapılıyordu. Bunu değil
kınamak “Rahmeten li’l-âlemîn” olmanın gerektirdiği bir hususun îfâsı sayarak alkışlamak
lâzımdır.
Kaldı ki; bu büyük kadının da, emsâli gibi kadın-erkek müslümanların irfan hayatına
getireceği çok şey vardı. O da bu suretle hem bir zevce hem de bir talebe olarak, o
saadethâneye intisab ediyordu.
Aynı zamanda bu evlilik sayesinde, Ebu Süfyan ailesi de,
Hâne-i Nübüvvete teklifsiz girip çıkma imkânını elde ediyor ve değişik bir bakış kazanarak
yumuşamış oluyordu.. hem değil sadece Ebu Süfyan ailesi, belki bütün Emevîlerde te’sir icrâ
edebilecek bir hâdise olma karakterinde. Hatta denebilir ki; alabildiğine sert ve bağnaz olan bu
aile, Ümmü Habîbe’nin nikâhı sayesinde oldukça yumuşadı ve her türlü hayrı kabul etmeye
hazır hâle geldi.
V. Saâdet-hânesine girenlerden biri de Zeyneb bint-i Cahş (r.anha)’dır.
Alabildiğine asîl ve o kadar da ince, iç derinliğine sâhip Hz. Zeyneb, Sultân-ı Enbiyânın yakın
akrabası ve yanıbaşında büyüyen, gelişen bir kadındı. Efendimiz (sav) Zeyd (r.a.) için onu talep
ettiği zaman, ailesi biraz çekimser kalmış ve bu arada Efendimiz (sav)’e verme temâyülünü
göstermişlerdi. Sonunda Peygamberimiz (sav)’in ısrarıyla Zeyd b. Hârise’ye vermeye râzı
olmuşlardı.
Zeyd, bir zamanlar hürriyetini yitirmiş; esirler arasına girmiş ve sonra Kâinatın
Efendisi (sav) tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir âzâtlı idi. Peygamber Efendimiz (sav) bu
izdivaçtaki ısrârıyla, insanlar arasındaki müsâvâtı te’sis, tahkîm ve tersîn etmek istiyor ve bu
çetin işe de, yine yakinlariyla başliyordu. Ne var ki, Zeyneb gibi çok yüce fitratli bir kadin, emre
imtisâlden ibâret olan bir evliligi, uzun sürdüremeyecek gibiydi. Bu evlilik, Zeyd için de bir şey
getirmemiş ve sadece bir izdirab ve hasret olmuştu.
Nihayet boşama hâdisesi oldu; fakat
Efendimiz (sav) Zeyd’i vazgeçirmeye ve evliliğin devam ettirilmesine çalışıyordu. Tam o esnâda,
Cibrîl (as) geldi ve semâvî fermanla, Zeyneb’in Efendimiz (sav)’le izdivaç etmesi emrini getirdi.
Efendimiz (sav)’in ma’ruz kaldığı imtihan oldukça ağırdı, zira, o güne kadar, kimsenin cesaret
edemediği birşey yapılıyor ve yerleşmiş, kök salmış âdetlere karşı, ilân-ı harp ediliyordu. Bu çok
çeşit bir mücâdeleydi. Ancak Allah (cc) emrettiği için yapılabilirdi. Ve işte Efendimiz (sav), derin
bir kulluk şuûruyla, nezîh şahsiyetine karşı çok ağır gelen bu işi yaptı. Hz. Âişe (r.anha)’nin
dediği gibi, muhâl-farz, Peygamberimiz (sav)’in, Vahy-i Münzel’den bir şeyi ketmetmesi câiz
olsaydi Zeyneb’le izdivâcını emreden âyetleri ketmederdi. Evet, Zât-ı Risâlet Penâhi’ye o kadar
ağır gelmişti...
İlâhi hikmet ise, bu temiz ve yüce varlığı, peygamber hânesine sokmak, ilim
ve irfan yönüyle hazırlamak, irşad ve tebliğle vazifeli kılmak istiyordu. Nihayet, öyle de oldu. Ve
daha sonraki nezîh hayatı boyunca, peygamber zevceliğinin iktizâ ettiği inceliklere riâyet
etti.
Ayrıca, câhiliye devrinde, evlâtlıklara evlât deniyor ve onların eşleri de aynen evlâdın
eşi gibi kabul ediliyordu. Câhiliyeye ait bu âdet, kaldırılmak murad buyurulunca, yine tatbikata
Efendimiz(sav)’le başlanildi. Herhangi bir kimseye “evlâdım” demekle evlâdınız olamayacağı
gibi, “evlâdım” dediğinizin zevcesi de gelininiz olamaz.
Zeyneb’le izdivaç hususunda
söylenecek daha çok şey olmakla beraber, sual-cevap mevzuunun istiâb haddini aşacagi için,
şimdilik tek başina tahlil edilecegi âna havale ediyor ve kisa kesiyorum.
VI. Saâdet
hânesiyle şerefyâb olanlardan biri de, Cüveyriye bintü’l-Hâris’dir. Gayr-i müslim olan kabîlesine
karşi harb edilmiş ve kadin erkek esârete dûçar olmuşlardi. Hissiyati alt-üst olmuş, gururu
kirilmiş bu saray mensubu kadin, huzûr-u risâlete getirildiğinde, kin ve nefretle doluydu.
İşte
o zaman Fetânet-i A’zam, yağdan kıl çekme kolaylığı içinde mes’eleyi bir hamlede
halletti.
Hz. Cüveyriye (r.anha) ile nikâh akdedince Cüveyriye, mü’minlerin anası mevkiine
yükseldi ve sahâbenin bakışında bir ihtirâm âbidesi hâline geldi. Hele Ashâb-ı Resûlullah’ın
“Peygamberin akrabaları esir edilmez” deyip, ellerindeki esirleri bırakınca, hem Cüveyriye
(r.anha) hem de aşîretin gönlü fethediliverdi.
Görülüyor ki, Peygamberimiz (sav) altmış yaşları
dolaylarında yaptıkları bu izdivaçta dahi pek çok mes’eleyi bir çırpıda hâllediyor; kızıl kıyamet
hâdiselerin içinde, sulh ve sükûn meltemleri estiriyordu.
VII. Talihliler arasına karışanlardan
birisi de, Safiyye bint-i Huyey (r.anha)’dir. Hayber emirlerinden birinin kızı. Meşhur, Hayber
Vak’ası’nda, babası, kardeşi ve kocası öldürülmüş, kavim kabilesi de esir edilmişti. Safiyye
(r.anha) büyük bir öfke ve intikâm hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Nikâh akdedilip, mü’minlerin
hürmet duyacağı, Efendimiz (sav)’e zevce olma muallâ mevkîine yükselince,
ashabın“anam-anam” ta’zimleri ve Efendimiz (sav)’in eritici ve tüketici yüceliği karşısında,
Safiyye de olup biten herşeyi unuttu ve Peygamberimiz (sav)’e zevce olmakla iftihar etmeye
başladi.
Ayrica, Hz. Safiyye (r.anha) vasitasiyla pek çok yahudinin, Efendimiz (sav)’i
yakından görüp tanıma ve yumuşama imkânı da doğuyordu. Bir şeyle her şey yapan ve bir
fiilinde binler hikmet bulunan Hazreti Allah (cc), bütün izdivaçlarda olduğu gibi, bunda da pek
çok hayır ve bereket yaratmıştı.
Bundan başka, düşmanlarının iç âlemine muttalî olma
bakımından, ümmetine bir ders vermiş olabileceğini zikretmek de muvafık olur zannederim. Hele
hele yahudilere karşı...
Hazreti Safiyye (r.anha) ve emsâli ayrı milletlerden olan kadınların, o
milletlerin iç durumlarına nüfûz bakımından büyük ehemmiyeti vardır; elverir ki insan onların hâin
olanlarıyla kendi sırlarını düşmanlara kaptırmasın.
VIII. Bu bahtiyarlardan biri de Sevde’dir. İlk
safta yerini alanlardan; kocasıyla Habeşistan’a hicret edenlerden ve Ümmü Habibe’nin
kaderine benzer şekilde, kocasinin vefatiyla ortada kalanlardan.
Efendimiz (sav), bu kalbi
kirigin da, yarasini sardi; onu perişan olmaktan kurtardi ve ona enîs oldu. Zaten sadece
Efendimiz (sav)’in nikâhı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği
başka hiçbirşey de yoktu.
İşte bütün evliliklerinde bu türlü hikmet ve maslahatlar
bulunan Peygamber Efendimiz (sav) hiç mi hiç nefsânî duygularyla bu işin
içine girmemiştir. Ya Râşid Halîfeler’in ilk ikisine karşi oldugu gibi, vezirleriyle bir yakinlik te’sisi
ve zevcesi olacak kadındaki istidat ve kabiliyet veya teker teker, diğerlerinde gördüğümüz gibi,
başka hikmet ve maslahatlarla evlenmiş ve büyük yük ve sıkıntıların altına
girmiştir.
Bunlardan başka, bu kadar kadının, mesken, nafaka, elbise gibi
ihtiyaçlarını, en âdil şekilde temin etmesi ve onlara karşı
muâmelesinde kılı kırk yararcasna, adâlet ve hakkâniyete riâyette bulunması;
aralarında meydana gelmesi muhtemel huzursuzlukları peşinen önlemesi, vârid
olan geçimsizlikleri yağdan kıl çekme rahatlığı içinde hâlletmesi, Bernard
Shaw’n ifadesiyle “En büyük problemleri kahve içme kolaylığı içinde hâlleden” O
müstesnâ Zât’ın peygamberliğine delâlet eder...
Bir kadın ve bir-iki çocuğun dahi,
idaresinin ne kadar müşküll olduğunu gören ve bilen bizler; daha evvel başka
yuvalar kurmuş; başka âile yapılarına şahid olmuş, girdiği
yuvalarda farkl mîzaclar kazanmış pek çok kadını, bir şiir
âhengi ve ritmi içinde idare eden, o muallâ ve mübeccel Varlık (sav) karşısında iki büklüm
oluyoruz.
Bir husus kaldı ki o da, zevcelerin adedinin, ümmetine meşru kılınan adedin
üstünde olma keyfiyetidir. Bu bir hususî uygulamadır.. Evet, bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok
maslahat ve hikmetleri hâvi bir hususî kanundur. Bir müddet bu mevzuda mutlak izin
verilmiş; belli bir müddet sonra ise sınır konmuş ve evlenmesi yasak
edilmiştir.
(*) Asrın getirdiği tereddütlerden alınmıştır. 1, 84/97)
(1) Magâzi ve Siyer:
Peygamberimiz (sav)’in savaşlarini ve hayatini anlatan kitaplar.
(2) Fetanet-i Azam:
Peygamber mantigi, akli aşan akil.
(3) Serrişte: Dile dolama, alaya alma.
Kisaca
ifade edecek olursak, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in çok evliliğini; 1- Dini anlatma,
2- Yakınlık kurma ve böylece yine bazı kabile ve milletlerin hidayetlerine vesile olma,(Ümmü
Habibe vasıtasıyla Emevilerle, Ümmü Seleme vasıtasıyla Mahzum Oymağı ile, Hazreti Safiyye
vasıtasıyla Hayber yahudileriyle, Cüveyriye vasıtasıyla Beni Müstalik ile yakınlık sağlanmıştır.) 3-
Dul ve sahipsiz kalan kadınlara şefkatinin gereği sahip çıkma ve onlara bir şeref kazandırma
(Dul kalan Sevde Validemizle olan evliliği gibi) 4- Bazı dostlarının kalbini kırmama, mesela
Hazreti Ömer’in kızı Hafsa’yla evliliği bu şekilde cereyan etti. 4- Hazreti Aişe gibi kendisine eş
olabilecek kabiliyette olan kadınların kabiliyetlerini görmesi ve sırf tebliğde kullanabilme
düşüncesiyle nikahlaması (ki, Hazreti Aişe ve Ümmü Seleme Validelerimiz’in dine ne kadar
hizmet ettikleri açıktır.) şeklinde temellendirebiliriz.
Dört Evlilik Konusunda
Yanlış Anlayışlar:
Bugün İslam deyince bazı çevrelerde maalesef
hemen akla dört evlilik geliyor. Sanki İslam sadece evlilikten ibaret bir dinmiş gibi. Tabi
öncelikle bu mesele, İslam’ı hazmedemeyenlerin ortaya attığı bir şeydir. Evliliğin yanında, el
kesme, taşlama, cihad gibi konular da ileri sürülen İslam imajları oluyor. Diğerlerini başka
zamana bırakarak şimdilik sadece dört evlilik meselesine temas etmek istiyoruz.
Bir defa
dört evlilik, ne farzdır, ne vaciptir, ne sünnettir, ne de örf açısından bugün hoş görülen bir
şeydir. Hayır bunların hiçbiri değildir. Dört evlilik meselesi, mecbur kalanlar ve imkanı olanlar için
sadece ve sadece bir ruhsattır.
Bir insan dört evliliğe nasıl mecbur kalır ve nasıl imkan
bulur? Bir kadınla iktifa edemez, harama düşme ihtimali vardır. Harama düşmektense bir kadınla
daha evlenir. İkinci eşine bakacak geliri de vardır. Hiç birini mahrum etmeyecektir. Asli ihtiyaç
olan ev, yeme içme gibi şeyleri temin edecektir. Bu imkanlara sahipse ikinci evliliğini yapabilir.
Yine aynı tehlike söz konusu olursa, bir evlilik daha yapar. Bu konuda Cenabı Hakk dörde
kadar izin vermiştir. Fakat Allah bu ruhsatı verirken, şu önemli hakikati hatırlatır: “Gerçi, ne
kadar isteseniz de kadınlar arasında adaleti sağlayamazsınız.!”. Evet ruhsat var ama, adalet
nasıl sağlanacak? Bakım görüm işlerini, kendilerine vakit ayırmayı çok iyi ayarlaması lazımdır.
Birini daha fazla sevme, birini az sevme meselesi insanın elinde olan bir şey değildir ve mesul
de değildir. Ancak acaba bu fıtri olan fazla sevmelerde-sevmemelerde dengeyi koruyamazsa
nasıl bir manzara ortaya çıkar. Bugünün dünyasında bu dengeye hassasiyetle dikkat edilir mi.?
İnsafla düşünmeli. Allah insanın fıtratını biliyor ve ona göre konuşuyor. Adaleti sağlayamazsınız
diyor. Evet bu bir hakikattır. Kaldı ki bugün, bir erkeğin bir eşini memnun etmesi bile çoğu
zaman zor olmaktadır. Hele hele Amerika gibi bir toplumda, erkek biraz eve geç gelse, hanımı
şüpheye düşmektedir.
İnsan çok çok mazbut olmalı, dine çok bağlı yaşamalı ki, eşler
kocasından şüphe etmesin. Ancak, Sahabe Asrında yaşamıyoruz. Şu zamanda zihinler,
motivasyonlar çok dağınık, değerler alt-üst olmuş, her şey birbirine karışmış ve anne-babadan
öğrenme bir dinimiz var. Bu halimizle biz örnek bir dünya kurmaya çalışıyoruz. Örnek bir dünya
da örnek insanlarla kurulur. Ve bizler bugün şahsî, ailevî, ictimaî ve ticarî hayatımızla böyle bir
dünyayı kurma çabasındayız. Eşlerin birbirlerinden gayet emin olduğu, mutlu ailelerin kurulduğu,
örnek bir neslin yetiştiği örnek bir dünyayı..
Burada önemli bir mesele daha var ki, bütün
şartlar müsait olsa bile, bu mesele hepsine mani olmaktadır. O da şudur: İslam’a karşi dört
evlilik noktasinda bir sürü saldiri yapilirken, hele örf ve adetlerde dört evlilige neredeyse zina
gibi bakilirken ve hatta Islam toplumunda bile bu mesele yadirganirken, Islam’ı temsil etme
konumunda olan insanların kesinlikle bu işe teşebbüs etmemeleri gerekir. Yoksa dine karşı bir
ihanet sözkonusu olur. Bugün, bu ve benzeri meselelerden dolayı tenkid edilen müslümanların
bu işe teşebbüsleri, o tenkid edenlere hazır malzeme sunma manasına gelir.
Bir de birinci
hanımının haberi yokken ikinci bir evlilik caiz mi şeklinde bir soru var. Bu kesinlikle caiz değildir.
Dinen, vicdanen, mantıken ve örfen böyle bir şeye cevaz vermek mümkün olamaz. Hele
Amerika gibi gayet serbest bir toplumda, böyle bir şeye mümkün nazarıyla bakmak, vahim
neticeleri doğurabilir.
Bizler farklı insanlarız. Allah’ın lütfuyla önemli bir hizmetin içinde
bulunuyoruz. Dini adına herhangi bir gayesi olmayan insanlardan bir farkımız olmalı. Onlar
çakırkeyf yaşayabilir. Hiç evlenmeyip bağışlayın flört yapabilir, metreslerle hayatını devam
ettirebilirler. Ama bizler bunu yapamayız. Yapamamakla beraber, bunların yakınından bile
geçemeyiz. Herkes bize bakarak hayatını düzene koymalı. Evlilik nasıl olur, cennet köşesi bir
aile nasıl kurulur, aile nasıl mutlu olur. Bütün bunlarda ölçü biz olmalıyız. Çünkü, yeryüzünde şu
an bu tabloyu aksettirecek örnek bir toplum görtermek mümkün değil. Belki Japonlar, aile
konusunda mazbut olsalar da bizim kadar hassas olamazlar. Çünkü dayandıkları sağlam bir din
yok. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gibi önlerinde bir rehber yok. Sünnet gibi bir ölçüleri
yok. Sünnet bizim için en önemli pratik kaynaktır. O Örnek İnsan’a bakar, hayatımızı ona göre
şekillendiririz. Bu da en güzel ahlakı ortaya koymak demektir.
Hasılı; bizler birer
müslüman olarak, dinimizi yaşamak kadar dinimize söz getirmemekle de mükellefiz. İslam’a en
ufak bir yan bakışa sebep olmamız, bizi ciddi mesuliyet altında bırakır.
Önemli bir nokta da,
her şey temelde imana bakar. İman noktasında evliliğe nazar eden biri, onu cennet
köşelerinden birini tesis etme şeklinde görür. Onu yıkmanın da ne demek olduğunu elbette
idrak eder. Evlendiği eşinin, kendisine ebedî eş olacağının şuuruna erer. Ona sahip
çıkar,kesinlikle ihanet etmez. Ona geçici zevkler için değil, ebedi hayatını kurtulmasi için bir
vesile olarak bakar. Güzel yönlerini kendine örnek alır. Mahsurlu olan yönlerini tadile çalışır.
Ne mutlu, birbirlerinin güzel taraflarını örnek alan, güzel olmayan taraflarını da yumuşaklıkla
ıslah eden eşlere!
Copyright © Uluyol.Net - Aydinliga Giden Yol! Yayıncı Firmalardan İzin alınarak. Yayınlanabilir.